Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.03.2012

Funny


Afili Filintalar‘da enteresan bi çalışma yapmış Selçuk Orhan, paylaşmak istedim.

6.12.2011

Poe

“If you wish to forget anything on the spot, make a note that this thing is to be remembered.” Edgar Allan Poe

1.04.2009

Karga ve Sonbahar

Erhan Bener'in aşağıdaki son öyküsünü daha önce de okumuştum, ama bu kez okurken aklıma Yusuf'un hikayesinin anlatıldığı, Yönetmen Özcan Alper'in ilk uzun metrajlı filmi Sonbahar geldi ...

Sonbahar'da da, ilk kez Yusuf'un hapishanedeki muayenesi sırasında gördüğümüz ve ana ocağında son günlerini beklerken kimi zaman çirkin sesi, kimi zamansa görüntüsüyle sık sık karşımızı çıkan, bize ve Yusuf'a ölümü hatırlatan hep o sevimsiz kargaydı...

Annesinin kargaya ettiği beddualar, Yusuf'unu kurtarmaya yetmez ve hapishanedeki ilk sahneden sonra Yusuf'un peşini bırakmayan karga, bozuk tulumu tamir edip, çalmaya başladığı anda omzuna konar ve canını alır...

Ancak Yusuf, Bener gibi ip boynuna geçtiğinde sandalyesine tekme atamaz, ölümünü kabullenerek tulumunu çalmaya devam eder...

KARGA*

Bir karga tünedi hastane odamın balkonuna. Dikti gözlerini bana. Balkonun kapısı açık…

Kuzguni, parlak tüylerini düzeltiyordu, sivri, keskin gagasıyla.

Bir süre bakıştık, öylecesine, şimdiden ölümcül düşmanlar gibi. Sonra bana sırtını döndü, kocaman kanatlarını açarak havalandı, gözden kayboldu.

Yalnız kalmıştım yine hastane odamda. Ne oda ama!

Hele tam karşımda duran o suluboya tablo… Kim bilir hangi yeteneksiz çiziktirmişse. Renkleri badanayla uyumlu.

Nankörlük edecek değilim gerçi. Oda özel oda. Hastane odası ne kadar özel olursa… Paldır küldür dalıyor hemşireler gecenin bir yarısı, tam güç bela sızmışken. Ne o? Kan alacaklarmış… Oysa ne kan kaldı ne de kan alınacak damar. İşlerini yapıyorlar elbette… Ama şöyle bir deliksiz uykuyu öyle özledim ki…

Doktorlarımı seviyorum. Hele o iyimser olanı. Beni kurtarayım derken kendi gidecek heyecandan… Delifişek dostum. Oysa hastalığımdan kurtuluş yok. Biliyorum. Her şeyin farkındayım.

Az sonra, acımı dindirmek için kolumdaki seruma kattıkları ilacın etkisiyle sızıp kalıyorum.

Gözümü aştığımda odama doluşmuş doktorları görüyorum başucumda. Hoca ve peşinde asistanları, gayretli intörnler… Güzel kızlar da var aralarında. İçim açılıyor, açılabildiği kadar.

Derken, hocanın omzuna tünemiş kargayı ayrımsıyorum o kalabalığın içinde. Beyaz önlükler arasında kuzguni tüyleriyle nasıl da ayrıksı… Balkondaki karga bu, dik bakışlı olanı. Nasıl da çıkmışsa hocanın omzuna. Benden başka kimse fark etmiyor sanki onu. Ya da oralı olmuyorlar. Kanıksamışlardır ola ki.

Yine gözlerini dikmiş kötü kötü bakıyor bana. Tam o sırada, hoca cebinden stetoskobunu çıkarıp, göğsümü dinlemek için yatağa eğiliyor. Karga hâlâ omzunda. Burnumun dibine kadar sokuluyor. Gagası yanağımı sıyırınca ürperiyorum.

Uyandığımda odamda yine yalnızım. Balkonun kapısı hâlâ açık. Mevsim kış. Hava soğuk. Ama üşümüyorum.

Az sonra karga gelip tünüyor yine balkonun kenara. Dikiyor gözlerini bana. Tehditkâr. Aklı sıra korkutacak beni, yıldırıp irademi teslim alacak, yalvartacak.

Gözlerimi kaçırmıyorum oysa. Tam aksine, meydan okurcasına ben de ona dik dik bakıyorum. Her kuşun eti yenmez. O da öğrenecek bunu. Karga nedir ki zaten? Siyah, beyaz ve gri bir yığın, renksiz bir kuş. Ondan mı korkacağım?

Sinirleniyorum onun o kendinden emin küstahlığına. Öfkeyle çekiyorum kolumdaki, burnumdaki, boğazımdaki kabloları, hortumları, kateterleri… Fırlatıp atıyorum! Kalan gücümü toplayarak, sendeleye sendeleye de olsa balkona yanaşıyorum. Kapısı açık…

Karganın dibine kadar sokuluyor, kendimi yukarı çekip balkonun kenarına, yanına oturuyorum. Şaşırıyor. Şaşıracak elbette.

İp boynuna geçtiğinde, insan sandalyeye tekmeyi kendi atmasını bilmeli.

Hiç tereddüt etmiyorum…

Gazi Üniversitesi Hastanesi, 1331 numaralı oda.
7 Aralık 2007

* Erhan Bener’in ölümünden birkaç gün önce hastane odasında kurgulayıp anlattığı, ama kâğıda dökemediği son öyküsü…

İlgili bağlantılar:
http://www.sonbaharfilm.com/
http://www.hurriyet.com.tr/magazin/anasayfa/10744198.asp?gid=229

Kürk Mantolu Madonna

"Bir kadının bize herşeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey. Bunun böyle olmaması lazımdı.."

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna (1940-1942)


Sabahattin Ali’nin seçtiği doğru kelimeler ve çarpıcı üslubunun yanısıra yaklaşık 70 yıl önce yazdığı bu satırlarda anlatılan gerçeklerin, bu gün de aynen yaşandığını görmek ne kadar ilginç ve güzel…

Ali

Nazan Öncel'in son albümü Hatırına Sustum'un en endamlı şarkısı.

Sabahattin Ali'ye...

dün ali'yi gördüm yolda
iş arıyordu bu ayazda
ekmek parasına
konuştuk biraz
hal hatır sorduk
o günlerden dem vurduk
gözlerim doldu
bir ev tutmuş tek göz oda
evlenmiş bu yakınlarda of
baba olmuş ilk yağmurda
kızı filiz yavru daha
git oğlum git uzaklara
oyalanma buralarda
düşündükçe anlarsın
gurbet odalarında
güneş var mı güneş oralarda
annem nasıl bu havalarda
hasta mı yoksa
kağıdım kalemim beni bekliyor mu
mektuplarım geliyor mu
dostlardan hâlâ
söz söylemek yürek ister
kalem tutmak zordur burada of
ben unutsam tarih unutmaz
dünya gelir peşim sıra
git oğlum uzaklara
bırakmazlar hayatta
düşünür de diyemezsin
buralarda of

söz beste: Nazan Öncel

31.03.2009

Hafiz



" Even after all this time
the sun never says
to the earth,
"you owe me."
Look what happens
to a love like that,
it lights up the whole
sky. " - Hafiz



Quoted from: My Blog

23.03.2009

Yağmuru Kimse Durduramaz

Olasılıkla adını duymuş olduğumuz, yerini de belli belirsiz kestirebildiğimiz bir ülkedir: ANGOLA!

Güneybatı Afrika’da yaklaşık beşyüzyıl yıl Portekiz sömürgesi olmuş hem “zengin” hem de “yoksul” bir Güneybatı Afrika ülkesi. Petrol ve elmas kaynaklarıyla yoksulluğun adının bile olmaması gereken bir ülkeden söz ediyoruz. Yoksul nitelemesi şu an için bir gerçek olsa da yazgı olmamalı. Ama, dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi Angola’da da varlığın gönence dönüşmesinde bir sorun var!

Bugünlerde Papa’yı konuk etmesi ile gündeme gelen Angola bağımsızlık savaşımına 1960’ta girişmiş. Bu savaşım 1975’te başarıya ulaşmış. Başka birçok sömürgede olduğu gibi Angola’da da “bağımsızlık” sorunların boyut değiştirmesine eşdeğer bir durumu simgelemiş. Bir yandan yetişmiş insan kaynaklarının bağımsızlık ile birlikte ülkeden hızla ayrılması ve diğer yandan da yenilmiş sömürgecinin savaşı bir başka şekilde sürdürme isteği kara yazgılı bu Afrika ülkesinin bir türlü dirlik ve düzene kavuşamamasının başlıca nedeni olmuş. Dış güçlere karşı verilen savaşın başarıya ulaşmasını izleyerek iç savaşla tanışmış Angola. Ülke yönetimine gelen ve bağımsızlıktan sonraki ilk başkan olan MPLA önderi Antonyo Agostino Neto, batı destekli ayrılıkçı UNITA önderi Savimbi’yi karşısında bulmuş bu kez.

Bir başka deyişle ülkeden ayrılan sömürgeci kendi yerine bu kez oranın yerlilerini bırakmış!

Papa’nın Angola’ya gelişine ilişkin haberlerin arasında çok da dikkate çekmeyen bir başkası Angola ile ilgili fikir verebilir: “Son üç ayda başkent Luanda’da 83 çocuk kuduz nedeniyle yaşamını yitirmiş!”

Angola’ya ilişkin bilgileri özetlemekte yarar var. Kişi başına düşen ulusal gelir 290 $ ve bu düzeyiyle dünya ülkeleri arasındaki yeri 166.lık! Yaşam beklentisi ortalama 45 yıl ve bu alanda dünyadaki yeri 176.lık! Okur-yazarlık oranı ise % 40 ve bu ölçüte göre yeri biraz daha dibe yaklaşmakta: 183.lük! Her 1000 bebekten 128’inin yitirildiği ülke bu bakımdan dünyada 189. Sırada. İnsani gelişmişlik göstergesinde ise 161. sırada.

Angola’da dünyaya merhaba diyen çocukların üçte biri 5 yaşını göremiyor!“Angola’ya bu ilgi neden?” sorusuna yanıt vermek isterim!Okuduğum bir kitap bu ilginin ana kaynağıdır!(*) “Yağmuru Kimse Durduramaz” (Ulus Dağı Yayınları, Karin Moorhouse, Wei Cheng)Kitaba adını veren dizeyi de içeren Neto’nun şiirini anımsamakta yarar var:

Burada hapiste
öfke göğsümde büyüyor
sabırla bekliyorum
toplanmalarını
tarihin yeliyle savrulan bulutların
yağmuru kimse durduramaz.

Kitabı dilimize Hüseyin CAN, Halil TUĞLU ve Mustafa YILDIRIM kazandırmış. Mustafa YILDIRIM aynı zamanda araştırmacı kimliğiyle yakından tanıdığımız bir yurtsever yazar!

Kitap, meslekdaşım da olan Çinli hekim Wei ve Avustralyalı eşi Karin’in Angola deneyimlerinin derlemesi olarak da nitelenebilir.

Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü (STDÖ) üyesi olan Dr. Wei Hong Kong’taki işini bir yana bırakıp Angola’da kendisine gereksinim duyan insanlara yönelir. Eşi ile birlikte Angola’nın iç savaştan fazlaca etkilenen ve ülkenin taşrası olarak da adlandırılabilecek Kuito kentinde sekiz ay geçirir. İkibinli yılların hemen başına denk düşen bu zaman dilimi “uygar dünya”dan tam da bir kopuşu simgeliyor. Olanaksızlıkların, güçlüklerin ve çoğu zaman da umutsuzlukların öne çıktığı bir ortamda ateşli silah ve mayın yaralanmaları cerrah Wei’nin başlıca uğraş alanını oluşturur! Sayısız kol-bacak kesme işlemi üçüncü binyılın başında önde gelen tedavi yöntemidir onun için.

Şaşıranlar için eklemekte yarar var! Ateşli silah ve mayın yaralanması geçiren hastalarının Wei’ye erişmesi için haftalar geçtiği bile olmaktadır. Bu durumda kol-bacak keserek yaşam kurtarmak da başlı başına bir başarıdır. Bu arada ilginç bir sayıyı da paylaşmakta yarar var. Onbeş milyondan az insanın yaşadığı Angola topraklarında önemli çoğunluğu Batı üretimi on milyonu aşkın kara mayını yerleştirilmiş durumdadır!

Bunca güçlüğün arasında, Angola’nın bu yöresinde yiyeceğe erişmek ve dolayısı ile bırakın sağlıklı olmasını bir yana karnını doyurabilmek bile bir sorundur. İnsanlara yeterince olamasa da beslenme olanakları yaratabilmek de Dr. Wei ve eşi Karin’in ilgi alanı olmak durumunda kalmıştır bunca işin arasında!

Kitabın adını Angola’nın bağımsızlıktan sonraki ilk başkanı olan Agostino Neto’nun dizeleri vermiş: “Yağmuru Kimse Durduramaz” Kitabın çevirmenlerinden Mustafa YILDIRIM bu adın önüne “elbette” sözcüğünü eklemiş…Çin’li meslekdaşım Wei’yi dünyanın bu karayazgılı Afrika ülkesindeki olağanüstü çabalarını anlattığı kitabı yoluyla tanımış oldum. Ama, inanıyorum ki; bu kitap yalnızca ben ve benim gibi hekimlerin değil insanım diyen herkesin ilgi alanında olacaktır.

Söyleyenler ve ardından soranlar çıkacaktır! Bunca derdimizin arasında dünyanın bize bunca uzak köşesindeki sorunlar neden önceliğimiz olsun diye! Kıssadan hisse çıkartalım!Angola’da, Irak’ta, Küba’da ya da bugün olduğu gibi ülkemizde sömürgecinin etkinlikleri bitip tükenmek bilmeyen bir enerjiyle sürüyor! Ama, duruma ve koşullara göre sömürgecilik de farklı yöntemler ve aygıtlar kullanıyor. Irak’ta çekinmeksizin kullandığı top-tüfek Türkiye’de geçerli olmuyor. Ya da Angola’da olduğu gibi destek olduğu işbirlikçi öne çıkıyor.

Buna bağlı olarak diyorum ki; bu kitap bir yandan özverili kişilikleri anlatırken diğer yandan da sömürgecinin kahrolası yüzünü göstermesi bakımındanda öğretici ve belleticidir!

Edinmenizi ve okumanızı öneririm!
Ceyhun BALCI, 22.03.2009

13.03.2009

four components

Goethe says, 'Everything a human being wants can be divided into four components: love, adventure, power and fame.'

6.03.2009

Meksika ve Sürrealizm

Edebiyatta gerçeküstücülüğün babası, şair André Breton’un yaşadığı bir olay.

1938 yılında Paris, Alman işgalindedir. André Breton, hem Almanlardan, hem de savaşan Avrupa’dan uzaklaşıp biraz soluk almak için “sürrealizm” konulu bir dizi konferans vermek bahanesiyle dört aylığına Meksika’ya gider.

Veracruz’da Diego Rivera’nın evine yerleşir.

Ev ferahtır, ancak André Breton’a tahsis edilen yazı masası yeterince büyük değildir. Breton, kendisine bir masa yaptırmaya karar verir. Yakınlardaki bir marangoz atölyesine giderek, İspanyolcası yeterli olmadığından, marangoza derdini çizerek anlatır.

Breton şairdir, ressam değil. Dolayısıyla oracıkta bir kâğıdın üstüne çarpık çurpuk bir masa resmi çizer, boyutlarını da yazar, “Mümkün mü?” der.

Marangoz modeli şöyle bir gözüyle tartar, çenesini kaşır, “Mümkün” der sonunda. “Gelecek haftaya biter.”

Ertesi hafta teslim almaya gittiğinde, marangoz gururla masasını gösterir Breton’a.

Marangoz, şairin masanın enini boyunu belirtmek için çizdiği kargacık burgacık modelin tıpkısının aynısını yapmayı başarmış, biri topal, öteki dışa, beriki içe kaymış bacakları, ne düz, ne de boyutları eşit tablasıyla masayı gerçekleştirmek için çok uğraştığı bellidir!

André Breton, hayatının neşesini yaşadığı manzarayı, o günden öteye, “Meksikalılara sürrealizmi anlatmaya gerek yok, onlar zaten sürrealist!” diye açıklar.

5.03.2009

Hayata Devamsa

http://aclu.org/pizza/images/screen.swf

Büyük birader kim

DÜN akşam birlikte yemek yediğim işadamı bir dostum, artık işlerinde telefonu kullanmadığını, müdürleriyle yüz yüze konuştuğunu söyledi.Durum bu derece vahim ve muhaberat güvensizliği kol geziyor. Herkes birbirini şöyle uyarmalı: "Sus, yerin kulağı var.

"George Orwell'in (1903-1950) ürkütücü kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949) için neler yazılmıştı?"

Her şeyin tümüyle devletin denetiminde olduğu, belirsiz ve muhalefetsiz bir toplum tehlikesine karşı yürekten uyarı.Gerçeklerin, doğruların saptırıldığı, konuşma özgürlüğünün yok edildiği modern dünyayı protesto ediyor."

Yukarda okuduğunuz satırlar romanı mı anlatıyor, yoksa bir günlük gazeteden alıntı mı diye zamansızlık tereddüdüne düştüm.Bugün yaşadıklarımızın ta kendisi.Her yetkilinin kulağının büyüdüğü, büyütüldüğü bir dönem yaşıyoruz. Altmış yıl öncesinden Orwell, bugünkü Türkiye'yi anlatmış adeta. "Büyük birader bizi gözetliyor!" sözü özgürlüğü kısıtlamanın özet bir cümlesiydi.Ne yazık ki bugün bu söze bir cümle daha eklemek zorundayız:"

Büyük birader bizi dinliyor!"

Acaba romanda anlatıldığı gibi, bizi gözetleyenler, dinleyenler Doğruluk Bakanlığı'nın kurallarını duvarımıza asmamızı mı istiyorlar?

İşte o sözler:"SAVAŞ BARIŞTIR ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR BİLGİSİZLİK KUVVETTİR"

NE yazık ki, büyük kulaklar bir gerçeği göremiyorlar. Dinleyen herkes aynı zamanda dinlenir, büyük birader hiyerarşisi her zaman değişebilir. Bazı eylemler vardır ki başlatma yetkisini elinizde tutabilirsiniz ya da tuttuğunuzu sanırsınız ama bitirme, sonlandırma yetkisine sahip olamadığınızı unutursunuz. Ne güzel sözdür, "Dinleyen kendini dinler," derler.Lady Gregory'nin Kulaktan Kulağa kitabını anımsatalım. Basit, sıradan, günlük bir olay kulaktan kulağa ulaşınca anlamı tamamen değişir ve bir kavgaya yol açar.Dinleme kavramı hem trajik hem komiktir.Stefan Zweig'ın olağanüstü lezzetli, öğretici biyografi kitabı Joseph Fouche'yi sık sık okurum. Fransız edebiyatının büyük yazarı Honore de Balzac, Fouche için "Napolyon'dan daha fazla güce sahipti" diye yazmış. Ama sürgünde öldü.Büyük biraderin Fouche'nin hayatını okumasını isterim. Kullanma, kullanılma kavramının çift yüzlü kesici özelliğini kara kara belki düşünür diye.* * *BÜYÜK yazarlar her zaman bizim için düşünme önderleridir, o yüzden edebiyatın, sanatın gücüne her zaman iman etmişimdir.

Güncel okuma tavsiyeleri:Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell, İngilizce aslından çeviren: Nuran Akgören, Can Yayınları. Joseph Fouche, Bir Politikacının Portresi, Stefan Zweig, Almanca aslından çeviren: Gülperi Sert, Can Yayınları. Doğan Hızlan - Hürriyet