31.07.2010
Zeki Müren ve Cemil İpekçi + Bulent Ersoy
ortalarindaki abi de vazoyla cicek tutuyo :) konsept super :)) - Zakir
Afghanistan
Tomorrow, TIME Magazine will treat newsstand customers everywhere to one of the most rank propaganda plays of the Afghanistan War. The cover features a woman, Aisha, whose face was mutilated by the Taliban, next to the headline, "What Happens If We Leave Afghanistan." Far more people will see this image and have their emotions manipulated by it than will read the article within (which itself seems to be a journalistic travesty, if the web version is any indication), so TIME should be absolutely ashamed of themselves for such a dishonest snow job on their customers. Readers deserve better.
Let's clarify something right off the top when it comes to this cover: Aisha, the poor woman depicted in the photograph, was attacked last year, with tens of thousands of U.S. troops tramping all over the country at the time. This isn't the picture of some as-yet-unrealized nighmarish future for Afghan women. It's the picture of the present.
With TIME Magazine's horrendously misleading cover distorting the public debate on Afghanistan, it's important we let our friends and family know the truth about women's rights in Afghanistan. Please share this video with your friends. It's critical we push back against TIME's misrepresentation.
Almost a decade has passed since Laura Bush declared that "because of our recent military gains, women are no longer imprisoned in their homes" in Afghanistan. For almost a decade, that claim has been a lie.
The truth is that American military escalation will not liberate the women of Afghanistan. Instead, the hardships of war take a disproportionate toll on women and their families.
As the reader can tell, the issue is far more complex than the farcical "stay or leave" choice framed up on TIME's shameful propaganda cover art. The U.S.'s massive troop presence and the escalating instability is strengthening the hand of the political forces that want to roll back women's political equality, so the longer we stay, the worse off women will be as they attempt to navigate the eventual political settlement of the conflict. Yet, U.S. inattention to (or outright malignant influence on) the factors shaping the field for that political struggle are affirmatively hurting the struggle for women's political equality. We will leave the combat field, and we have to do it soon, and while we leave, we have to do our best to help shape a political field supportive of the Afghan women's struggle to liberate themselves.
Pulling this off will require a deft hand, and it's not clear whether the Kabul government or our own government, given the atrophied nature of the State Department, is up to the task. Given the vested interests who have a stake in the existence of the Amnesty Law, repealing it will be enormously difficult in Afghanistan's political arena (and no one should let the U.S. off the hook for helping to shape this political environment through support for known warlords and war criminals). But what is clear is that using the rights of women as a justification for extending our massive U.S. troop presence in Afghanistan is a recipe for failure on this issue and for the betrayal and heartbreak of those who care about the fate of Afghan women.
Shorter version: TIME Magazine' cover art is rank propaganda, and the current U.S. policy is failing women, badly.
29.07.2010
Did Facebook Just Get Hacked?
In another, the name of a YouTube video a few friends were sharing—"Cool dog mowing lawn"—turned into "inci is here":
It's not just us, either: A group called "Yo tb vi como hackearon facebook con el 'fuck you bitches'" ("I saw how you hacked Facebook with the..." well, you get the rest) has more than 2,000 participants so far, plus more screenshots, including the one at the top of this page. (Obviously, I can't account for the veracity of these):
Looks like this isn't the first time "inci" has messed with Facebook: According to this account on Fudzilla, Inci Sözlük is a Turkish site "famous for the rude antics of its members" (the Turkish /b/?) who pulled the same trick on Facebook earlier this year. It's not quite a hack: Essentially, if enough people flag certain Facebook terms in a given language as incorrect and suggest a different—rude—phrase, Facebook will automatically change it. Hmm—not the first time Facebook's had trouble with foreign languages and automation, is it?
26.07.2010
Magazin Konusunda Hıncal Uluç mu Daha Cahil, Yoksa Ben mi?
Havalar sıcak, bunaltıcı...
Siyasal gündem, bunaltıcının da ötesinde: Çıldırtıcı. Bu sıcak havalarda size biraz serinletici bir "Güncel" yazdım bugün...
Üstelik yargıç olmanızı da istiyorum!
Buyurun bakalım: Magazin medyası... Ya da televizyonlardaki diziler, oyuncular, aşklar ve benzeri konular...
Acaba bu konularda Hıncal Uluç'la bir cehalet yarışmasına girsem kim kazanır?
Sonucu bilmiyorum, olayları anlatayım, siz değerli okurlarım karar verin:
Geçen cumartesilerden bir öğleden sonra... Hızla Ortaköy'e, çocuklarla buluşmaya gidiyorum... Birden arkamdan bir ses: "Hoca nereye koşuyorsun?"
Dönüp baktım, Hıncal Uluç.
Arkadaşlarıyla birlikte Ertekin'in kahvesinin önündeki masalardan birinde oturmuş, etrafı seyrediyor. Uzun zaman görüşmemişiz, özlemişim; acelem olmasına karşın, bir-iki dakika için masaya iliştim. Masada Ünal var, tanıyorum. Bir de güzel, ufak tefek bir genç kız daha var ama onu tanımıyorum; tabii kim olduğunu sordum.
Hıncal "Yahu nasıl tanımazsın, ünlü pop şarkıcısı Betül Demir" dedi.
Tabii, kendi alanında ünlü olduğunu anladığım genç sanatçıyı tanımadığım için çok utandım ve kendimi bağışlatmak için "Kusura bakmayın ben televizyon dizilerini ve magazin medyasını pek izlemiyorum onun için bir çok ünlü kişiyi tanımıyorum ve bu yüzden de sıkıntılı durumlar yaşıyorum" dedim.
Sonra da bu konudaki cehaletimin yol açtığı beni utandıran başka bir olayı anlatarak kendimi savunmaya devam ettim:
Bir konferans için gittiğim Kıbrıs'ta lüks bir otelde, lobide yürürken beni tanıyan resepsiyondaki çocuklar laf attılar ve sohbete daldık.
Biraz sonra efendiden bir delikanlı yanıma yaklaşıp "Hocam müsaade ederseniz çekim yapıyoruz" dedi.
Ben önce, bir dizi çekimi yapılıyor ve beni de kameraya almak istiyorlar sanıp, "Yok, aman, bu öyle olmaz" diye itiraz ederken, anladım ki, beni çekmek değil, tam tersine orada durarak çekimi engellediğim için kameranın önünden çekilmemi istiyorlar.
Tabii derhal özür dileyerek çekildim ve beni uyaran genç arkadaşın daveti üzerine kamera arkasına geçtim.
Derken birdenbire son derece güzel, uzun boylu genç bir kız bana doğru geldi ve "Hoş geldiniz hocam, nasılsınız?" diyerek hatırımı sordu.
Ben de, tabii olanca nezaketimle kendisini tanımadığımı belli etmeden saygılarımı sundum, başarılar diledim ve karşılıklı bir iki nezaket sözcüğünden sonra genç kız kameranın önüne geçti.
Derhal yanımdaki genç arkadaşa döndüm ve bu güzel genç kızın kim olduğunu sordum.
Dizinin yönetmeni olduğunu sonradan anladığım genç arkadaş "Cansu Dere" dedi.
Ben saf saf, "Cansu Dere kim?" diye sorularıma devam ettim.
Bundan sonrası magazin ve dizi kültürü açısından tam bir utanç vesikası benim için; kısaca özetleyeyim:
Çekimi yapılan dizi Ezel, beni kamera arkasına davet eden kişi, dizinin değerli genç yönetmeni Uluç Bayraktar'mış.
Fevkalade ilginç bir yaşam öyküsü ve kişiliği olan Uluç Bayraktar ile sinema yönetmenliği, dizi yönetmenliği, kendi yaşam öyküsü üzerine son derece ilgi çekici bir sohbetten sonra utanarak oradan ayrıldım.
Tabii derhal bütün isimleri "googleladım" ve gerekli bütün bilgileri öğrendim.
Bu arada Cansu Dere'nin, güzelliğine, zarafetine ve yeteneğine ilaveten alçakgönüllü ve kültürlü bir kişiliğe sahip olduğunu da yaşayarak öğrenmiş oldum.
İşte Hıncal ve arkadaşlarına bu cehalet öykümü anlatarak Betül Demir'e kendimi affettirmeye çalıştım.
Ama Hıncal bu:
Hiçbir öykünün veya iddianın (bu iddia cehalet iddiası bile olsa) altında kalmaz! (Tabii bu cümle şaka; anlattığım olaya biraz heyecan katmak için Hıncal'ı harcıyorum!)
Derhal "Seninki de bir şey mi?" diyerek kendi cehalet öyküsünü anlattı: Ünal ve Başak Sayan ile Lars von Trier'in Antichrist (Deccal) filmini izlemeye gidiyorlar. (Hıncal, bu öyküyü anlatırken, filmi "Çok sert" diye niteledi.) Salonda sadece bu üç kişi ve bir de en arka sırada tek başına genç bir kız var filmi izleyen. Film bitip çıkarlarken, Hıncal biraz arkada kalıyor ve kızla karşılaşıyor; kızın terbiyelice gülümseyip selam vermesi üzerine "Sinemaya çok meraklısınız galiba" diyor. Genç kız, Lars von Trier'i çok ilgiyle izlediğini, hiçbir filmini kaçırmadığını söylüyor ve ayrılıyorlar.
Hıncal arkadaşlarının yanına gidince, Başak Sayan, "Beren ne diyor?" diye soruyor!
Meğer Hıncal'ın konuştuğu genç kız Beren Saat'miş ve Hıncal konuşmasına rağmen onu tanımamış!
Bu öyküyü anlattıktan sonra, bana döndü ve "Seninki de laf mı, asıl cehalet işte böyle olur" dedi.
Şimdi sorular şunlar:
Cansu Dere mi daha ünlü Beren Saat mi?
Hangisini tanımamak daha büyük cehalet?
Beren Saat'in kim olduğunu bilmek ama konuştuğu halde onu tanımamak mı, yoksa Cansu Dere'nin kim olduğunu bile bilmemek mi daha büyük cehalet?
Ben artık Cansu Dere'yi tanıyorum ve en büyük hayranlarından biri oldum.
Hıncal'ın Beren Saat için ne düşündüğünü ise bilmiyorum!
Sevgili okurlarım, bu olaylara göre, Hıncal'la aramızdaki cehalet yarışını sizce kim kazanır acaba?
Ben mi daha cahilim...
Hıncal mı?
25.07.2010
Minibüsleri rahat bırakın, istediklerini yapsınlar
Geçen hafta minibüsüne ayakta yolcu aldığı için ceza yazılan bir minibüs şoförü kendini yakmaya çalışmış, olay diğer minibüsçülerin katılımıyla büyümüş ve trafik ciddi olarak aksamıştı.
Sonra minibüsçüler ile “devlet” uzlaştı ve “ayakta yedi yolcuya kadar yolcu alınması” izni verildi.
Minibüsçülerin başkanı ayakta 7’den fazla yolcu alanlara cezayı bizzat vereceğini de söyledi. İlginç bir durum: Polis ceza yazamıyor, cezayı minibüsçülerin başkanı verecek!
Vali, Trafik Kanunu’na aykırı böyle bir izni nasıl verebildi, merak ediyorum.
Ama bence bu kadar hoşgörü de yetmez, şu hususlar da karar altına alınmalı:
1- Yollara çizilmiş bulunan ve minibüslerin uymaya zaten gerek görmedikleri çizgiler de kaldırılsın .
2- Canları istediğinde şerit değiştirmelerinin önünde bir engel yaratabilecek sinyal kolları araçlardan sökülsün, sinyal lambaları kaldırılsın.
3- Minibüs şoförlerinin potansiyel yolcu görünce “dıt dıt” diye korna çalmaları vakit alıyor. Araç yavaşlayınca korna kendiliğinden çalar hale getirilsin.
4- Gaza basınca yeteri kadar ses çıkmasını önleyen susturucular sökülsün.
5- Minibüslerin istedikleri durakta, istedikleri kadar kalabilmelerine izin verilsin.
6- Minibüslerde sürat kısıtlamaları kaldırılsın ki arkadan gelen boş minibüsler öne kolayca geçebilsinler. Bunun için araçların kilometre saatleri de sökülsün.
7- En iyisi minibüslerin trafik kurallarına uymak zorunda olmadıkları kanuna yazılsın, trafik polisinin minibüs şoförlerini rahatsız etmesinin önüne geçilsin.
8- Minibüse binmeyip, ısrarla otobüs bekleyen yolculara ağır para cezaları verilsin. Mehmet Y.Yılmaz 26 Temmuz 2010














